Büyük bir iş adamı olmak kolay değil…

Sabahın ilk ışıklarında sıcacık yatağınızdan kalkmalısınız. Sonra yüzünüzü iyice yıkamalı, dişlerinizi fırçalamalı, gerekiyorsa güzelce bir tıraş olmalısınız. Ve evdeki hiç kimseyi uyandırmadan, çok dikkatli hamleler ile çantanızı hazırlamalı, tertemiz, ütülü kıyafetlerinizi giymeli, güzel bir ayakkabı seçip kapınızın dışında, hiç durmadan devam müthiş bir rekabet ile devam eden iş hayatına kendinizi bırakmalısınız.

Ben de öyle yapmıştım. Her başarılı iş adamı gibi güneş henüz doğmadan uyanmış, banyoya gidip yüzümü yıkayıp, dişlerimi güzelce fırçalamıştım. Aynaya en karizmatik bakışımla baktım, ama sakallarım henüz çıkmadığı için tıraş olmam da gerekmiyordu. Çok sessiz bir şekilde odama döndüm. Çantamı, yani tuttuğum balıkları ve yemlerimi koyacağım kovayı, aynı odada kaldığım ablamı uyandırmadan sessizce aldım. Annemin jilet gibi ütülediği, bembeyaz bir tişörtümü giydim. En sevdiğim kırmızı sandaletimi de giydim ve gıcırdayan kapımızı milim milim açmaya başladım. Sonuçta ben işe gidiyorum diye kimseyi rahatsız etmeye hakkım yoktu değil mi? 😊

Kapıyı açtım ve tertemiz deniz havasını, ciğerlerim alabildiği kadar derin bir şekilde içime çektim; “İş hayatında yeni bir gün!”

Yaklaşık 15 metre sonra ortağım da aynı şekilde bana katıldı; “Günaydın Ali!”. Sonra da diğer ortağım “Günaydın Aykut!”. Biz bir ekiptik. Akşam paraya para demeyecektik! 3 arkadaş, 3 kova, tek büyük hayal!





Deniz kıyısındaki çay bahçeleri henüz açılmamıştı. Ama biz yine de emin adımlarla yürüyorduk. “Mavi Yol”a çıkmadan önce çarşı meydanından da geçmemiz gerekiyordu. Dondurmacı Numan amca, oyuncakçı Aysel Teyze, bakkal Ali Amca, manav Şükriye Teyze... Hiçbiri dükkanını açmamıştı henüz. İşte bu yüzden bizim kadar büyük iş adamları olamazlardı(!).

Çarşı meydanının hemen çıkışında köyün limanı vardı. Üç kafadar limanın ucunda, balıkçı teknelerinin hemen yanında oturup, hazırladığımız sandviçleri yedik. Güneş iyice yüzünü göstermeye başlamıştı. Haydi artık dedik, işe koyulmanın zamanı geldi. Akşama kadar yapmamız gereken daha çok şey var!

Köy limanının sol tarafında, kıyı boyunca uzanan çay bahçesi vardı. Sonra kayalıklar ve onun da solunca yaklaşık 25-30 metrelik küçük bir kumsal… Limanın sağında ise, belki de 6-7 kilometre uzunluğunda kocaman bir plaj vardı. Bu plajı şöyle anlatayım size; güneşlenmek için yaklaşık 5-6 metrelik genişlikte bir kum alan vardı. Onun da arkasında zeytin ağaçları, dikenler ve otlar vardı. Yani güneşlenmek için kumu çok az ama çok uzun bir plaj. Çok ıssız bir yer olduğu için, susadığınızda ya da tuvalet dahil herhangi bir şeye ihtiyacınız olduğunda çok uzun bir yürüyüş yapmanız gerekirdi. Bu nedenle de hiç kimse denize girmek için oraya gitmezdi. İnanamayacağınız derecede ıssızdı. Bir o kadar da el değmemiş, sessiz ve doğa ile iç içe… Biz oraya “Mavi Yol” derdik.

Neyse, limandan kalktık, üç kafadar Mavi Yol’da yürümeye başladık. Bir numaralı kural; çalışırken dizine kadar suya girmelisin. Çünkü en güzel deniz kabukları kıyıya yakın sularda olur. Ayrıca kovanızı suyun üstüne koyarsanız elde taşıma zahmetinden de kurtulmuş olursunuz, doğa ana yardım eder, kovanızı yüzdürerek taşırdı sizin için. Bulduğumuz güzel deniz kabuklarını bir kovaya, iri midyeleri diğer kovaya. Değerli olabilecek, çok para kazanabileceğimiz kabukları da üçüncü kovamıza koyardık. Ben bazen, daha doğrusu güzel bir deniz kabuğu gördüğümde göğsüme kadar açılır, kısa ama çok seri bir dalış yaparak onu alır ve hemen kıyıya dönerdim. Profesyonel bir yüzücü olsam da, boynuma kadar açılmam yasaktı, anneme ne derdim sonra!

Deniz kıyısında yaklaşık 2-2,5 saat aralıksız yürüdükten sonra Sivri Burun’a gelirdik. Mavi Yol’un en sonu, sivri kayalıklar ve zehirli kapa balıkları ile dolu, son derece tehlikeli bölge. İşte tam oraya kıyıya çıkar, kumsalda dinlenirdik. Kumsalın el değmemiş sıcacık kumlarına uzanır, şapkalarımızı yüzümüze kapatır, martıların seslerini dinlerdik. Ve birde ufacık dalgaların sahile vuruşunu… İnanılmaz güzel bir duyguydu. Ne bir araba gürültüsü, ne korna sesi, ne insanların bağırışları, ne de müzik. Arabalar yerine dalgalar, insanlar yerine martılar, müzik yerine suyun sesi.. Havadaki o müthiş tazelikteki yosun kokusunu hiç söylemiyorum bile. Olağanüstü bir ortamdı gerçekten. Kumsaldan kalkıp yola koyulacağımız zamanın geldiğini mayolarımız kuruduğunda anlardık. Fazla zaman kaybetmemek lazım, işten kaytarmak olmaz değil mi(!).

Ev dönüş yolunda, eğer kovalarımız yeterince para kazanmamızı sağlayacak “ganimet” ile dolmuş ise eğlenerek geçerdi. Biraz yüzer, biraz bacaklarımız ile balık tutar, bazen yolda gördüğümüz yengeçleri ellerimiz ile yakalayarak oynar ve suya salıverirdik. Benim gibi “unutkan” bazı insanlar o yengeçleri ceplerine atıp orada unutabilirdi de tabi ki. Bir keresinde ceplerim yengeç dolu bir şekilde eve gitmiştim. Annem gece yarısında öfkeden deliye dönmüş yengeçlerin kıskaç sesleri ile uyanıp, elini “ne var acaba” diye cebime daldırdığında çığlık çığlığa herkesi uyandırmıştı. Çok uslu çocuktum çok!

Mavi Yol’a gidip gelmiştik, sabah çok erken saatlerde çıktığımız yolculuğumuz öğlene doğru tamamlanmış ve limana ger dönmüştük. Şimdi iş zamanı! Topladığımız iri midyeleri balık tutmak isteyenlere satma zamanı! Bir iş adamı olarak büyük zorluklarla topladığımız, o muhteşem irilikteki midyeler ile balık tutacak insanlara imrenirdik. Ama sonuçta bizim de para kazanmamız lazımdı. Derken kovalarımızın taşıyabileceğimizden ağır olduğunu fark ederdik. En azından mazeretimiz buydu. Bari birazını balık tutmak için kullanalım da taşımamız kolay olsun değil mi? Üç kafadar, üç olta, birkaç saat. Sonra kovaya baktığımızda, en iyisinin ertesi gün toplayacağımız midyeleri satmanın olacağını fark ederdik. Sonuçta azıcık midye kalmış olurdu, ve onu balıkçılara sunmak, dalga geçtiğimiz izlenimi bırakabilir ve potansiyel müşterilerimizi kaybetmemize neden olabilirdi. Buna izin veremezdik, bu yüzden kalan midyelerle de balık tutmaya karar verirdik. Bir sonraki gün toplayacağımız midyeler ile balığa çıkacak insanları düşünüp imrenerek(!)

Midyelerimizi bitirdikten sonra, şimdi esas işimize bakmanın zamanı gelmişti. Akşam insanlar sahil kenarında yürüyüşe çıktığında, rengarenk boyanmış birbirinden güzel deni kabuklarını satabilmek için hazırlık yapmak! Üç arkadaş, dünyaca ünlü sanatçılarmış edasıyla boyamalarımızı yapar, kurumaya bırakırken, ellerimizdeki ve kıyafetlerimizdeki boyaları temizlemek için, dikkatinizi çekerim sadece temizlenmek için, başka hiçbir amacımız yoktu inanın, akşama kadar denize girer, su savaşı yapar ve yüzerdik.

Hava kararmaya başladığında ezan okunurdu. Saatim olmadığı için eve gitmem gereken zamanı ezan olduğunca anlardım. Annem her ezan vaktinde evde olmamı, yemeğe gelmemi tembihlerdi. Eve gittiğimde jilet gibi ütülenmiş bembeyaz tişörtlerim renkli kıyafetler ile yıkanması gerekecek kadar renkli, yengeçler ile oynarken delinmiş, yani savaş izleri ile bezeli ve sırılsıklam olurdu. Bunun annem için nasıl bir kabus olduğunu şimdi anlıyorum 😊

Neyse, yemeğimizi yedikten ve yeniden tertemiz giyindikten sonra, şirketimizin ürünlerini tanıtmasının zamanı gelmiş olurdu. Çay bahçesinden aldığımız gazoz kasalarını ters çevirir, üzerine bin bir zahmet ile boyadığımız deniz kabuklarını koyar ve müşterilerimizi beklemeye başlardık…

Manav Şükriye Teyze gelmişti bir keresinde. Bu deniz kabuğu ne kadar diye sordu. Müthiş bir heyecanla kalktım, ve dedim ki; “Fiyatı 10 lira, ama sen tanıdık sayılırsın Şükriye Teyze, sana 3TL olur. Hatta siftah yapalım diye bunu sana 50 kuruşa veririz, değil mi arkadaşlar?” Yaptığım bu müthiş pazarlıktan dolayı ortaklarımın ağzı açık kalmıştı. Ve ilk paramızı kazandık. Tamı tamına 50 kuruş! Derken başka biri geldi. 7TL lik kabuğu sattık ona, üstelik birde hediyesi olan 9TL değerindeki istiridye kabuğunu da verdik. Hem de tamı tamına 1,5TL’ye. Gelirlerimiz bir anda üçe katlanmıştı. Bu hızla giderse bundan sonra mavi yolda kendi teknemiz ile dolaşabilir, kabuklarımızı toplayabilirdik bile!

O akşam her şey yolunda gitti. Özellikle ikinci satışımızdan sonra yaptığımız “bir alana üç bedava, üstelik peşin fiyatına %50 indirimle!” kampanyası çok tutmuştu ve elimizdeki 20 kadar sanat eserini satmış ve toplamda 8TL gibi bir para kazanmıştık. Artık kendi ayakları üzerinde durabilen ünlü iş adamları olarak bakkal Ali amcaya gittik ve hiç unutmam, kendi paramız ile kişi başına tam 2 sakız alabildik!

O akşamı unutamıyorum. Kendi paramız ile kazandığımız sakızları alıp, deniz kenarındaki kayalıklara oturduk, ve bir sonraki günün planlarını ortaklarımla yaparken gerçekten çok eğlendik.

Yorucu bir günün sonunda öğrendik ki hayat bazen Mavi Yol’da kendi teknemiz ile gezmeyi planlarken kişi başı 2 sakız sunabiliyordu bize. Ama o 2 sakızı kazanmak için yola çıkarken limanda yaptığımız kahvaltı, dizimize kadar denizde yürümek, kafa kafaya verip kumsalda dinlenmek, limana döndüğümüzde balık tutmak, sonra deniz kabuklarımızı boyamak ve dostlarımıza satmak dahil yaptığımız her şey, bize kalan asıl ganimet oluyordu. Sevdiğim bir söz vardır; “Life is NOT a destination, life is a road”. Yani “hayat ulaşmak istediğiniz nokta değil, yolun kendisidir”.

Mutlulukla Kalın