Onları çok küçük yaşlarımda tanıdım. Daha 2 haftalıkken, bir yaz çocuğu olarak, beni kıyıya vuran ufak dalgalara bırakmışlar.
Dalgalarda bir ileri bir geri sallanırmışım büyük bir keyifle :)
Denize neredeyse sıfır bir pansiyonda kalırdık. Emeklemeye başladığımda her fırsatta denize kaçmaya çalışırmışım...
Sonrası daha da güzel...


Çocukluğumu çok net bir şekilde hatırlıyorum. Her çocuk gibi kumla oynardım. Ancak kumdan kale değil baraj yapardım :)

Öncelikle dalgaların kumsalda ulaşabildiği son noktasına gider otururdum. Önce tam oraya kum yığardım. Ve yığdığım kumlara bir duvar şekli verir, deniz kabukları ile sağlamlaştırırdım. Çoğu zaman duvarımın en alt bölümünü, yani dalgaların 'dövdüğü' bölümünü yosun parçaları ile kaplardım ki basit dalgalarda duvardan çok kayıp vermeyeyim. Duvarım bittikten sonra da hemen önüne küçük bir hendek kazardım. Böylelikle küçük dalgaları duvarıma ulaşmadan durdurmuş olurdum. Lütfen ama, gülmeyin, ciddi bir iş yapıyoruz burada :)

Sonra duvarımın arkasında koruyacağım bir şeyler olmalı değil mi? Tahmin edin duvarımın arkasına ne koyarmışım. İmkanı yok bilemezsiniz :D Önce duvarımın arkasında kalan kumu, altından su gelene kadar kazardım. Zaten denize yakın olduğu için birkaç kovadan sonra su çıkardı. İyice su çıkarttıktan sonraaa şimdi oraya koyacağım ve 'görkemli' duvarım ile koruyacağım balıklarımı yakalamaya! Evet, yanlış duymadınız. Ufacık bir çocukken, sırf duvarımla korumak için, oltasız balık tutardım

Öncelikle oturduğumda belimin hemen üzerine kadar suya girebileceğim bir yere otururdum kıyıda. Sonra bacaklarımı iki yana açar ellerimi de arkamda iki yana yaslardım. Önce bir dakika kadar oturduğum yerde hareketsiz beklerdim ki yürümemden korkup kaçan kum balıkları geri dönsün. Sonra santim santim, hiç acele etmeden ve iki yana açtığım bacaklarımı kumdan kaldırmadan kıyıya kadar ilerlerdim. Santim santim, bacaklarımın arasındaki üç dört balığı izleyerek. Kum balıkları ilginç balıklar, kum ile aynı renkte ve kumdan neredeyse hiç kalkmadan yüzebilen üçgen gibi yassı sayılabilecek, 2-3 santim boylarında çok küçük balıklar. Sonra kıyıya, yani artık ayak bileklerim suyun dışına çıktığında kum balıklarının kaçacak bir yeri kalmamış olurdu. O küçücük balıklar bacaklarımın arasında kalan azıcık su birikintisinde hapsolurlardı. Ve oturduğum yerden ellerimle onları yakalar, zarar vermeden barajımın arkasındaki suya koyardım hemen. İster inanın ister inanmayın onlara zarar vermeyi hiç ama hiç istemezdim. Hatta onları hayatta tutabilmek için sık sık barajımın arkasındaki sularına denizden serin su koyardım. Çünkü kumdan çıkartılan su genelde denize göre daha sıcaktır.

Sonra beklerdim dalgaları beklemeye. Gelsin artık oyun arkadaşım! Ben hazırım! Dalgalar gelirdi, duvarım sapasağlam ayakta olurdu. Bazen motorlu bir tekne geçerdi, daha büyük dalgaları gelirdi, bazı yerleri yıkılırdı. O zaman da hemen takviye yapardım. Sonra bazen o gelirdi. Büyük, ufukta beliren simsiyah silüetiyle ve görkemli bir şekilde tüm kumsalda yankılarını duyardık. O, yani sahil güvenlik hücumbotu, neredeyse her öğlen en az bir kere geçerdi. Onu görenler yavaş yavaş denizden çıkıp toparlanırdı. Çünkü bilirlerdi ki yaklaşık 10-12 dakika sonra kıyıya dev dalgalar vuracak. Bense kumsalda kalmak için ailem için resmen savaşırdım. Ama izin vermezlerdi, çünkü tehlikeli olabilirdi. Bende mecburen balıklarımı denize bırakır, kıyıda bulduğum bir midyeyi acarak onları bıraktığım yere atarak onlara teşekkür eder ve bin bir emekle hazırladığım baraj duvarımı yıkardım. Sonuçta dalgalar hücumbotlardan destek alırdı ve bu bir hile sayılırdı! Dalgalar kıyıya vurduğunda barajımdan eser bile kalmazdı. Dalgalar yaklaşık 7-8 metre içerilere kadar girerdi kumsalda. Ve önüne geçen her şeyi geri denize sürükler, ardında da getirdiği deniz kabuklarını bırakırdı. "Tamam, bu özürünü kabul ediyorum!" diye düşünürdüm, sonuçta o deniz kabukları ile daha sağlam bir baraj inşa edebilirim! :D Asla pes etmek yok, ehehe :)

Biraz daha büyüyüp kendi sandalım olduğunda, ve ailem derinlere açılmama izin verdiğinde, bu durum daha eğlenceli bir hal almaya başlardı. Teknem yaklaşık 5 metre boyunda ve 1,6 metre genişliğinde ahşap bir tekneydi. Belki bilirsiniz, ahşap tekneler gerçekten çok sağlamdır. Ve normalde 600-700 kilo ağırlığındaki bu tekneler, suya girip, iyice suyu çektiğinde neredeyse 1,5 - 2 ton ağırlığa ulaşırlar. Traktör ile zor kıyıya çekersiniz. Ve bende tekneme aşıktım resmen. Benim yeni kalem, arkadaşım ve hatta evimdi! Onunla motorlu teknelerin bile gitmeye çekindiği kadar derinlere kürek çekerdim(bunu sakın denemeyin). Ve orada, sessizliğin sesini dinlerdim, bazen de martıların sesini. Tekneye yatıp masmavi gökyüzüne baktığınızda, sadece üzerinize uçan martıların sesini duyduğunuzu bir hayal edin. Havadaki çok hafif bir yosun kokusunu, neredeyse çarşaf gibi olan denizin teknenizi hafif hafif sallayışını, ve güneşin teninizdeki sıcaklığını bir hayal edin.

Ve sonra yine o... Derinden gelen bir inleme sesi gibi, gürül gürül bir ses ile geçerdi hücumbotlar. Kıyıdayken, kumsala neler yaptığını çok iyi bilirdim dalgaların. Ki o dalgalar yüzlerce metrelik mesafe ile gücünü kaybetmiş dalgalarıydı onun. Birde denizin ortasında, ona çok daha yakınken o dalgalarla karşılaştığınızı bir düşünün. Tekneme çok güvensemde, önlem almayacak kadar aptal değildim. Bu gerçekten çok ciddi bir olaydı. Kimi zaman suyun içindeki bölümüyle birlikte 1,5 metrelere ulaşan dalgalar gönderirdi. Bu yakından baktığınızda gerçekten korkutucu birşey olabilirdi. Ve buna karşı önlem almazsam teknemi ters çevirebilir, bana zarar verebilir ya da kıyıya kadar yüzmemi gerektirebilecek bir duruma neden olabilirdi.


Hemen teknemi dalgalara doğru çevirirdim. Böylelikle yandan alırsam 1,6 metre genişlikle dalgaları karşılamaya çalışacakken, dalgaları teknemin burnundan alırsam hem yaklaşık 5 metrelik bir alanla dalgaları karşılayabilir ve dolayısıyla devrilmemi zorlaştırabilir, hem daha dengeli bir şekilde dalgalarda ayakta kalabilir, hem de teknemin sert omurgasıyla dalgaları yarıp içinden geçebilirdim. Ve işte o an. Dalgalar sadece birkaç metre önümdeyken, çocukluğumun verdiği 'çılgınlıkla', belkide en yapmamam gereken şeyi yapardım: Teknede ayağa kalkar ve kollarımı açarak dalgaları beklerdim. Yaklaşık 1,5 metre boyumla, neredeyse benim boyumdaki kocaman dalgaları karşılardım. Gerçekten i-na-nıl-maz bir olaydı! Dalgalar tekneme vurduğunda ne kadar dirensemde beni devirip olduğum yere oturturdu. Doğayla şaka olmaz! Sonrasında ilk dalga teknemi neredeyse 1,5 metre kadar yukarı kaldırır ve bir anda aşağı doğru kıvırarak suyun içine sokardı. Böylelikle ardından gelen ikinci dalgayı yarardım ve suyunun bir bölümü teknemin içine dolardı. Sonra bir dalga daha, bir dalga daha. Yaklaşık 4-5 büyük dalgacan sonra artık daha küçük ve zararsızları gelmeye başlardı. O zaman ne yapmalı? Doğru suyaaa! Denizin ortasında suya atlar, sırt üstü yatar ve ufak dalgaların beni, kundaktaki bir bebek gibi sallamasına izin verirdim. Gerçekten çok eğlenceli anlardı :)

Ve sonra çalışma zamanı, bu kadar eğlence yeter. Artık kıyıya ulaşmak istiyorsam teknemin içine dolan suları boşaltmalıydım. Ne sıkıcı iş ama :( Ama şimdi sorsanız, o suları boşaltmak için, o anı yaşamak için neler vermezdim! Bu zamanların bana ciddi bir öz güven, kendimle barışma ve müthiş bir kendi kendine yetebilme becerisi verdiğini düşünüyorum.

İnanın bana bu hayat gerçekten çok güzel. Basit şeylerden bile inanılmaz güzellikler çıkabiliyor. Ve bütün bunlar sizin onları yaşamanızı bekliyor. Doğayı yaşamak için çok paranızın olması gerekmiyor, ya da çok fazla boş zamanınızın olması... En basit örnek: Bu anımın başrol oyuncuları:

- iki kürek
- basit bir sandal üzerinde,
- güneşli bir tek gün
- ve masmavi bir deniz

Sevgi ve umutla kalın,

KimMutlu.biz

ÖNEMLİ NOT: Bu yaşadıklarım kesinlikle bir öneri değildir, sadece benim yaşadıklarımdır ve denemenizi önermem, hiçbir sorumluğunu kabul edemem. Ve benim çocukluğumun tekneler ile geçtiğini, çocukken lisanslı profesyonel bir yüzücü olduğumu ve çok uzun menzilleri yüzmeye alışkın olduğumu da unutmayın lütfen.