Güneş daha doğmamıştı, ama gitme vakti gelmişti!

Kimseyi uyandırmadan kalkıp, sessizce hazırlığımı tamamladım. Bir poşete kahvaltılık yiyecekler, öğle yemeği için küçük bir sandviç ve ara öğün atıştırmalıkları, başka bir poşete şapka, havlu ve küçük bir tül perde parçası koydum. Sonra kapının ağzında duran demir halatı, çapa ve kovamı aldım. Artık hazırdım!

Gençlik yıllarımın geçtiği yazlığımız denize 400-450 metre uzaklıktaydı. Kısa bir mesafe yürüdükten sonra hemen kumsala ulaşırdım. Güneş henüz doğmadığından kumsal bomboş olurdu. Hatta köpekler bile uyurdu...

Kumsala ulaştığımda küçük ahşap teknemin halatını çözüp kıyıya çekerdim. Çok büyük bir tekne değildi aslında, 5 metre boyunda, 1,6 metre genişliğinde kürekli bir sandaldı. Kıyıya çektiğimde, o tekneye dokunduğumda hissettiklerimi tahmin edemezsiniz. Küçük ama güvenilir can dostuma dokunduğumda, evet, "işte gün şimdi başladı" derdim, "al götür beni mavi sonsuzluğuna!".

Yiyecekleri, teknenin baş bölümünün hemen altındaki küçük eşya bölmesine koyardım, aksi halde güneş doğduğunda çabuk bozulurlardı. Çapayı teknenin burnuna asardım. Dört kollu küçük bir çapaydı. Teknenin burnuna astığımda iki kolu teknenin gövdesine kenetlenirdi. Küçük tül parçasını ve halatı kovanın içerisine koyar küreklerin başına geçerdim. Sonra? İşte o andan sonra hayat başlardı...

Küreklerin başına geçtiğimde güneş daha yeni yeni gülümserdi doğaya. Önce hafif bir kırmızılık olurdu, güneşin batışı gibi. O anı gün sonundan ayırmanın tek yolu kuşların sesiydi sanırım. İnanın yuvalarında yemek isteyen yavru kuşların seslerini bile duyardınız! Sonra kırmızılık yerini altın sarısı ışık demetlerine bırakırdı.

Benim teknemde motor yoktu, motora gerekte yoktu. Ben o anı yaşamak istiyordum zaten. Küreklerimi suya daldırdığımdaki o titreşimi, sudan çıkarttığımda küreklerimden dökülen o su sesini... Bir ömre bedel derler ya, işte öyle güzel anlardı onlar. Masmavi, kadife bir çarşaf gibi olurdu deniz. Ve sizden başka hiçkimse olmazdı. Derinlere doğru açıldığınızda kuşların sesini bile duyamazdınız. Uzayda olmak gibi birşeydi. Öğle vakti olduğunda arabaların korna sesleri, kumsaldaki çocukların sevinç çığlıkları ve hatta motorlu teknelerin gürültüsü bile ulaşamazdı gittiğim yerlere. İnanın teknemi okşayan küçücük dalgaların sesi dışında hiçbir ses olmazdı...

Kıyıdan çok açıklara kadar gider, orada demir atardım. Yanlış hatırlamıyorsam yaklaşık 100 metrelik bir halatım vardı, ucunda da küçük bir çapa. Çapam çok büyük değildi, akıntı ya da dalga olduğunda çok fazla tutamazdı beni olduğum yerde. Ancak yine de iş görürdü. Yeterince derine gittiğimde halatın bir ucunu tekneme, bir ucunu da çapama bağlardım. Çapayı denize attığımda teknede ciddi bir yer boşalırdı. Artık halatın olduğu yere havlumu serip yatabilirdim! :) Biraz uzanıp dinlendikten sonra güneşin sıcacık gülümsemesiyle kalkardım. Kahvaltı zamanı! Teknenin baş ucunun altındaki eşya bölmesinden kahvaltılıklarımı çıkartıp, bir ayağım denizde yerdim. Ne keyifti ama! Çoğu zaman davetsiz misafirlerimde olurdu :) Ekmeğimi, teknemin diğer ucuna konan martılarla da paylaşırdım bazen :)

Kahvaltı sonrasında temizlik zamanı gelirdi. Önce çöpleri kahvaltılıkları koyduğum torbaya koyar, sonra da kalan kırıntıları temizlemek için denizden kovayla su çekerdim. Teknemin her santimini suyla okşayarak temizlerdim. O ahşabı hissetmenizi isterdim. Yeni fiberglass teknelerde bu yok iste. Ahşap tekne yaşayan, nefes alan birşeydi. Eğer onu düzenli olarak suyla okşarsanız, tahtalarını birbirine sıkı sıkı kenetler, çok sert dalgalarda bile sizi korurdu. Eğer ilgilenmezseniz de tahtaları kurur, aralarını açardı, ve denize bile açılamazdınız...

Kahvaltımı yapmış, teknemi temizlemiş ve eğlence için hazırdım. Şimdi deniz zamanı! Teknemin ortadaki oturma bölümünde ayağa kalkar ve kollarımı açardım. Dört bir yanım sonsuz mavilikle kaplı olurdu. İşte benim bahçem! Kendimi suya bırakır ve beni yukarı çekmesini beklerdim... Hafif soğuk olur derinler, ama sabahın ilk ışıklarını suyun içerisinden görmenin mutluluğu ile bırakın üşümeyi, soğuğu bile hissetmezsiniz! Bir düşünün, gözlerinizi kapatıp hayal edin; suyun üzerinde yatmışsınız, gökyüzü maviliğini yeni yeni gösterirken duyduğunuz tek şey üzerinizde uçan martıların sesi. Tüm dertlerinizden, sizi mutsuz eden şeylerden ve işlerinizin yoğunluğundan uzak, çarşaf gibi bir denizin ortasında suya uzanmış yatıyorsunuz. İşte o an kalp atışınızın sesini bile net bir şekilde duyarsınız...

Nadiren de olsa kıyıya uğrar, balık tutmak için yem toplardım. Bunun içinde kumsalın kalabalığından uzak bir burna kürek çeker, kayalıklardaki midyeleri toplardım. Bazen de teknemdeki tül perdeyi kullanarak küçük balıkları yakalardım. Sonra yeniden derine açılır, oltamı ayak baş parmağıma bağlayıp şapkamı da yüzüme örterek yatardım. Balık geldiğinde parmağımı titretirdi ve büyük bir heyecanla fırlar balığı çekerdim :) Tuttuğum balıkları, kürek çekerken oturduğum yerin içerisindeki su dolu göze atardım. Akşama kadar en az bir torba balığım olurdu. Ah birde ailem tekneye mangal koymama izin verseydi! :) Vallahi hem tutar hem yerdim :)

Akşam olduğunda yalnızlığım sona ererdi. Balıkçı tekneleri, sanki balık tutmaya gelmişim gibi benim yanıma gelirdi. Kural budur, eğer akşam olduğunda denizde bir tekne varsa, muhtemelen balığın yerini bulmuştur. Onun dibine git ve sende kısmetini orada ara!


Neyse, balıkçılar geldiğinde bende biraz onlarla zaman geçirirdim. Benim çapam küçük olduğundan, ve akşam olmaya başladığında akıntı daha fazla olduğundan büyük çapası olan bir balıkçı teknesi arardım. Denizin ortasında tüm insanoğlu dosttur genelde. Büyükçe bir teknenin yanına gidip, çapanızın küçük olduğunu, onun teknesine bağlayıp bağlayamayacağınızı sorduğunuzda genelde hiçkimse sizi geri çevirmez. Siz ona bağlarsınız, o size, sonra bir başka tekne ona.. Derken 5-6 vagonlu bir tren gibi birbirine bağlı teknelerden oluşan bir takım olduğunuzu farkedersiniz. Hava kötü olduğunda denizdeki derinlik dubalarından birine bağlardı herkes. Bu dubalar çok sağlam beton zemine bağlı dubalardı ve teknelerin bağlaması için özel kollara da sahipti. İşte o zaman trenin vagon sayısı 10-11 vagon olur en az.

Gelelim bizim teknemize.. Eğer asıl demirin sahibi olan tekne yaşlı tatlı bir çiftse o akşam enfes geçerdi. Hem muhabbet çok hoş olurdu, hem de ikramlarda bulunurdu. Özellikle yat sahipleri inanılmaz bonkör olurlardı. Yahu bir teknede buzdolabı olması bu kadar mı güzel olur! :) İnsanların karşılık beklemeden birilerine yardım etmesinin ne kadar güzel olduğunu öğrendim orada. Bir tekneden güzel bir sandviç gelir. Yat sahibinden soğuk bir içecek. Ben ufacık bir tekne olduğum için arada kaynardım genelde ama çoğu zaman tuttuğum balıkları paylaşırdım. Bir mazeret uydurmam lazım olurdu, yoksa almazlardı hiçbirşey. Derdim ki koyacak yerim yok, siz alın lütfen :) Ne yapayım işte, altta kalmak istemiyor insan :)

En eğlendiğim şeylerden biri de o tekne treninden, ortalardaki bir teknenin ayrılmak istemesiydi. Örneğin benim tekneme bağlayan tekne ayrılmak isterse, ona bağlayan tekne bana halat gönderir, kendini bana bağlar, ortadaki tekne ayrılınca da kendini bana çekerdi. Ve işte o an: "Merhaba komşu!". Yahu bu kadar basit bir söz, bu kadar mı hoşuna gider insanın! Ve yeni muhabbetler açılır, yeni dostlar edinilir, yeni anılar edinilir.

Tekne treninde balık tutmakta ayrı bir yetenek işidir. Öyle ki 6-7 tekne aynı anda olta attığında, hele birde teknelerde birden çok kii varsa illaki oltalar birbirine karışır. Siz balık geldi diye oltanızı çekersiniz, ama balık aslında yan komşunun oltasına gelmiştir, siz onun oltasını çekmişsinizdir. Sonra al başına belayı :D İllaki bir olta kesilir diğerini kurtarmak için. Misina düğümlendi mi açmak gerçekten zor olur. Ama o an her nasıl oluyorsa stres hissetmezsiniz. Çünkü denizde insan bir başka oluyor. O karmaşadan bile mutlu olabiliyor insan. Hele birde komşunuzun tuttuğu balığı sizin çıkartmanız ve diğer tekneye göndermeniz gerekiyorsa! Kıpır kıpır bir balığı tekneler arası göndermeye çalışın bir! Çok komik ya, tatlı bir kaos ortamı!

Sonra sizde o trenden ayrılır ve karaya doğru yola çıkarsınız. Her kürekte o gün yaşadığınız güzel anlar vardır. Kürek sudan her çıktığında farklı anıları canlandırır. Sonra bir motorlu tekne gelip sizi kıyıya çekebileceğini sözler. O anı bırakıp hızlıca karaya gitmek mi? Asla!! Teşekkür edip kürek çekmeye devam edersiniz. Ta ki kıyıdaki insanların seslerini duymaya başlayana kadar. Kıyı bu kadar yakınken denize hoşçakal dememek, bu güzel gün için teşekkür etmemek olur mu?! Kollarını aç ve denize atla, sonra da sıkı sıkı sarıl ona :)

İnanın mutlu olmak için paranızın olması gerekmiyor. Lüks arabalar, büyük evler, pahalı çantalar, kıyafetler, yüksek bir maaşınızın olması gerekmiyor, iyi bir konumda olmanız, insanların size imrenerek ve büyük bir saygıyla bakması da gerekmiyor. Mutlu olmak için biryerlere gelmeniz de gerekmiyor. Sadece onu yaşamayı gerçekten isteyin, ve zaman kaybetmeden harekete geçin.