Benim köyüm gerçekten çok güzeldi.
Çocukluğum okulların kapanıp, yazlığımızın olduğu köye gitmek için sabırsızlanarak geçerdi...
Bir köy düşünün... Arkasında, üzeri zeytin ağaçları ile kaplı sıra sıra dağlar. Bu dağların eteğinde, küçük bir ova üzerine kurulmuş, sımsıcak insanları ve çoğu tahtadan yapılmış evleriyle bir köy, onun önünde de şahane bir kumsal ve masmavi bir deniz...


Yazın gerçekten çok sıcak olurdu. Denize gittiğimizde ev biraz hava alsın, serinlesin diye evin kapı ve camlarını açık bırakırdı annem. Düşünsenize, evin sokak kapısı bile ardına kadar açık kalırdı. Ve hiçkimse başkasının evine izinsiz adımını bile atmazdı!

Bahçesinde, hayatımda gördüğüm en büyük dut ağacı olan yaşlı bir çift vardı. Bahçesini kalın duvarlarla kaplamıştı ve o ağaçtan dut toplamak gerçekten hüner isterdi. Ancak biz çocuğuz! Hangi duvar bizi engeller! Neredeyse tüm arkadaşlarım kedi gibi o duvara tırmanır ağaca çıkar ve duttan "göz haklarını" toplarlardı :) Ev sahibi de, çok kızardı sonrasında. Bence düşmemizden korkardı ya, neyse.

Annem bize hep öğütlerdi, başkasının bahçesine izinsiz girme, sakın izinsiz birşey yeme diye. Bende tek bir kere olsun başkasının bahçesinden birşey yediğimi hatırlamam. Arkadaşlarım o ağaca tırmanırken, ben evin önüne gider kapıyı çalar izin isterdim. Aradan neredeyse 30 sene geçmiştir herhalde, ama o yaşlı teyzenin güler yüzünü hayal meyal hala hatırlarım.

Yaşlı teyze ne zaman izin istesem bana izin verirdi, beni geri çevirdiğini hatırlamam. Bana izin verdiği gibi koşar, küçük sarı bisikletimi duvara dayar, onun direksiyonuna basarak duvarın üzerine çıkardım. Ne yapayım, boyum çok kısaydı :) Sonra o duvardan da ağaca çıkardım. O kadar net bir şekilde hatırlıyorum ki... O ağacın üzerine çıktığımda, ağacın üzerine çıktığım dalı, benim vücudumun neredeyse 3 katı genişlikteydi. Hayretle, ve birazda korkuyla ağacın dalına sıkı sıkı sarılırdım. Dutlarını topladıktan sonra da yumruğumu sıkar, hangimiz daha büyük diye kıyaslardım. Neredeyse tüm dutlar yumruğumun genişliğinden büyük çıkardı! O beyaz altınların tadını hiç unutamıyorum :)

Güneş sarısı BMX bisikletim vardı. O bisiklete biner rüzgarla yarışırdım adeta. En sevdiğim şeylerden biri de, meyve bahçelerinin o güzelim kokularının arasında bisiklet sürüp kumsala gitmek ve kendimi denizin serin sularına bırakmaktı.

Kumsal o kadar güzeldi ki... Köyün yaşlıları, hava biraz serinlemeye başlayınca sandalyelerini alır, denize ayak bileklerine kadar girerek sandalyelerini koyar ve denizin içinde otururdu. Biraz daha gençler küçük bir masa getirir, üzerinde kavun ve karpuz keser, türlü meyveler koyardı. Şarkılar, türküler ve türlü hikayeler eşliğinde güneşin batışını izlerdi.

Güzeldi benim köyüm. En fazla 30-35 aile vardı herhalde. Ama sanki 30-35 bireyden oluşan koca bir aile gibiydik. Doğası güzel, insanları özel apayrı bir yerdi.

Yeterki küllerini kaldırmayı bilelim, sanırım bazı yerler hep olduğu gibi kalıyor içimizde. Ne dut ağacına çıkmama izin veren yaşlı teyze yaşlandı zihnimde, ne kumsaldaki meyve dolu masalar kaldırıldı, ne güneş sarısı bisikletim paslandı ne de ben yıldızları izlemekten sıkılıp o kumsaldan kalktım.