Dün gibi hatırlıyorum...
Rüya gibi bir gündü.
Deniz çarşaf gibiydi. Masmavi bir sonsuzluk gibi; göz alıcı, büyüleyici bir güzellik...
Martıların ve kıyıdan geçen sandalın kürek seslerini o kadar net bir şekilde hatırlıyorum ki inanamazsınız. Saatlerce izleseniz bıkmazdınız.

Hava da o kadar sıcaktı ki... Güneş tam tepedeydi, kumsalın hemen arkasındaki beton zeminde yalınayak yürüyordum ve ayaklarım resmen yanıyordu. Çocuk aklı işte, denize giderken terlik giymeye alışamadım bir türlü. Yaz tatiline gelmiş küçük bir çocuktum ve sadece belli şeylere odaklanmıştım; deniz, kum ve eğlenceee!!! :) Ama itiraf etmeliyim ki eve gitmekte tam bir işkenceydi. Ağaç gölgelerini, kaldırımın güneş görmeyen kenarlarını ve hatta çimenleri(ki genelde betondan daha serin olurlar) bulmaya çalışıyordum ayağım yanmadan basabilmek için. Aksi halde betonun yakıcı sıcaklığında ayaklarım yana yana yürümek zorunda kalıyordum.

Öğle yemeği için eve döndüm, yemeğimi yedim ve tam evden çıkacakken annem "şapkanı al, başına güneş geçecek" dedi. Tekrar yukarı çıktım ve tam şapkamı alacakken babamın "Kaptan" şapkasını gördüm. İşte herşey o anda başladı...

Bu şapka, kaptan bir aile dostumuz tarafından babama hediye edilmiş, babamın gerçekten çok değer verdiği, bembeyaz, üzerinde çok detaylı işlemeleri olan bir kaptan şapkasıydı. Bir kendi şapkama baktım, bir bu şapkaya. Bir kendi şapkama baktım, bir bu şapkaya. Annem mutfaktaydı sanırım, sesi gelmiyordu. Babamda, ablamda evde yoktu. "Annem şapka takmamı söyledi sonuçta" diye düşündüm, "neden bu şapka olmasın?"

Hemen bu şapkayı taktım ve bir elim şapkamda tüm gücümle koşarak evden çıktım. Biraz uzaklaştıktan sonra, artık bir 'kaptan' olduğumu farkettim. Köyün çay bahçesinin önünden geçecektim ve koşuyordum, nefes nefese kalmıştım. Kaptanlar koşar mı hiç! Hemen durdum ve biraz soluklandım. Üzerime çekidüzen verdim, yalınayak ama bir kaptan edasıyla, göğsümü kabarta kabarta yürümeye başladım.

Bir anda bir rüzgar çıktı ve şapkamı alıp denize uçurdu. O an neler hissettiğimi tahmin edemezsiniz. Gözümün önüne, kaptan amcanın bu şapkayı babama hediye ettiği an, babamın o şapkaya gözü gibi bakışı, yazlıktaki tamir odasının baş köşesine nasıl özenle yerleştirdiği gibi şeyler geldiğini hatırlıyorum. Ve ben bu şapkayı kaybetmiştim.

Aksi gibi rüzgar da başlamıştı, babamın kaptan şarkısı her saniye daha da derine gidiyordu. Yüzme bilsem de denizin içerisindeki o simsiyah deniz kestanelerini gördükçe denize atlama fikrinden çok uzaktım. Ama rüzgar gittikçe artıyordu ve babamın kaptan şapkasını tamamen kaybetmek üzereydim.


Hatırladığım kadarıyla çay bahçesinin önünde sadece yarım metre genişliğinde bir yol, onun önünde de benim boyumda kayalar ve onun da önünde deniz vardı. Yani, ne denize girilebilecek bir yerdi, ne de yürümek için yeterince genişti. Denize girilmeyen yerlerde deniz kestaneleri, ve altında ne olduğunu göremediğiniz deniz yosunları olurdu. Ve babamın şapkası tam bunların üzerinde, derine doğru yavaş yavaş ilerliyordu.

Etrafıma baktım, kimse yoktu. Şansıma, çay bahçesinde oturan tanıdığım hiçkimse de yoktu. Denize baktım, çok derin değildi, en fazla belime kadar bir derinliği vardı. Bu yüzden suya atlamak yerine, yürümem gerekiyordu. Ama terliğimde yoktu!

Hiçbir seçeneğim kalmamıştı, babamın bu şapkaya verdiği değerin dışında, onu kaybettiğim için bana ne kadar kızabileceğini düşünmeye başladım. Ve sonunda cesaretimi toplayıp kayalıklara yöneldim.

Suya girmek cesaret isterdi. Şöyle düşünün, yüzlerce hatta belki de binlerce iğnenin olduğu bir yolda, kendi isteğinizle ve o iğneleri göre göre yürüyorsunuz. Ve unutmayın, o iğnelerin sayısı her adımınızdan sonra daha da artar. Çünkü bir deniz kestanesinin üzerine bastığınızda iğneleri kırılır ve ayağınızın içerisinde kalır. Bir sonraki adımda hem ayağınıza batmış olan iğneleri, hem de üzerine bastığınız yeni deniz kestanelerinin iğnelerini hissedersiniz.

İlk adımımı attığımda müthiş bir acı hissettiğimi hatırlıyorum. Ama babamın kaptan şapkasından gözümü ayıramıyordum. İkinci adımımda ayağımın yanı ile basmaya çalıştım, çünkü ayağımın altı iğne doluydu. Ama deniz kesteneleri o kadar çoktu ki, ayağımı yan basmama rağmen hem yanına, hem de altına dikenleri batıyordu. En fazla üç ya da dört adım atmışımdır, babamın şapkasına ulaştım. Sonrasında uzanıp şapkayı aldım ve önceden bastığım yerlere basa basa kıyıya döndüm, kayalığa tırmandım.

Kayalığın üzerindeyken ilk baktığım şey ayağımdaki deniz kestaneleri değil babamın kaptan şapkası oldu. Kaybetmekten o kadar korkmuştum ki, suyunu sıkmaya bile kıyamadım.

Sonra ayağımın altına baktım. Sayısını bilmiyorum ama ayağımın altının ve yanının neredeyse tamamen deniz kestanesi dikenleri ile dolu olduğunu hatırlıyorum. Çoğu daha tam olarak derimin içerisine girmemiş, iğnenin başları dışarıda kalmıştı. Onları tek tek çıkarttım. Yalan olmasın, belki de 30-40 iğne çıkartmışımdır.

Sonra yine yalınayak eve döndüm. Evimiz deniz kenarındaki çay bahçelerine en fazla 150-200 metre uzaktaydı. Eve gittiğimde ağlıyordum. Ama canım yandığından değil korktuğumdan. Gider gitmez anneme olan herşeyi anlattım. Allah rahmet eylesin hiç kızmadı hatırladığım kadarıyla. Hatta ayağımın altının deniz kestanesi iğneleri ile dolu olduğunu gördüğünde, onların üzerine bile bile bastığım için kızdığını, şapkayı bırakmam gerektiğini defalarca söylediğini hatırlıyorum. Babamda eve geldiğinde neredeyse aynı şeyleri söylemişti, onunda mekanı Cennet olsun inşallah.

Bir deniz kestanesi ayağınıza battığında nasıl çıkartılır bilir misiniz? Önce bir yorgan iğnesini alır ve ateşte, ucu açık kırmızı olana kadar ısıtırlar. Artık öyle sıcaktır ki derinize değdiği anda derinizden duman çıkmaya, etrafını yakmaya baslar. Ve ne yazıkki o iğne, ayağınızdaki deniz kestanesi iğnesinin başına kadar derinize sokulur, iğnenin başına ulaşıldığında azıcık dışarıya doğru itilir ve artık başı dışarıda olan deniz kestanesi iğnesi cımbız ile çekilerek derinizden çıkartılır. Yanlış hatırlamıyorsam ben bu acıyı 37-38 kere üst üste yaşadım o gün. Hatta annemin dayanamayıp ara vermeyi, birkaç saat sonra çıkartsak ta olabileceğini söylediğinde, canım çok kıymetli olmasına rağmen biran önce hepsinden kurtulmak istediğimi söylediğimi hatırlıyorum.

Sonuç olarak, benim için hiç unutamadığım bir andı. Allah rahmet eylesin, mekanları Cennet olsun inşallah annemde, babamda bana böyle birşey için kızmazdı, kızmadıda zaten. Ama çocuk aklı işte, bunu bilmeme rağmen korktum ve hiç düşünmeden o şapkayı kurtardım.
Sanırım sevdiklerimize, ailemize, çocuklarımıza şunu her fırsatta, üstüne basa basa söylemeliyiz: malına sahip çık ve değerini bil, ama unutma, hiçbiri asla senden daha değerli olamaz.